Menekşelendi sular...

29 Ekim 2008 Çarşamba

Sonbahar biterken,yeniden başlamak için çok mu geçtir dersiniz?
Bütün tabiat yavaş yavaş elbisesini değiştirip,daha koyu tonları tercih ederken;
renklenmek,neşelenmek için bir sebeb bulabilirmi insan?
Bulur elbette,kocaman bir tebessümle 'günaydın' diyerek selamlarken yeni doğan günü,bir sebeb bulmak mümkündür yeniden başlamak için...
Sabahları huzursuz uyanıyorum,bedenim bir külçe gibi hareketsiz kalıyor yatağımda.
Birazdan yetişilecek birşeyler yokki!
Birkaç saat daha uyusam kaçıracağım birşeyler yok.
Bir bardak kahve,yüzüme çarpan soğuk su ve kapı önünde gazeteler uyanınca beni günaydınlarla selamlayan dostlarım oluveriyor.
Yazık hiçbirisinin yüzü gülmüyor.
Bazen düşünüyorum,evli olsam hatta çocuk sahibi olsam yani baba olsam.
Hadi canım diyorum hemen başımdan atıyorum bu fikri.
Bağlantılı bir hayat yaşamak zor geliyor bana.
Evleneceğimde ne olacak!başka başka telaşlar yakalayacak yakamı...
En azından kırk yaşıma dek böyle devam etmeli hayata.
Erteleye erteleye biriktirdiğim işlerim var,yapacak çok şeyim var hiçbirşey yapmadan beklerken bile.Acaba hepsini aynı anda yapabilirmi bir insan?
Yani hem baba,hem eş hemde ideallerinin peşinde bir adam...
Bana bohem demişti bir keresinde giderken sevgilim,yani temelli giderken...
Ben bohemmiyim?Bilmiyorum...
Mutfaktan mis gibi kahve kokusu yükseliyor.
Hem daha yapacak çok işim var,gazeteleri okumalı,öğleden sonra yürüyüşe çıkmalıyım.
Sokaklar insanlarla dolacak birazdan acele etmeliyim..

21 Ekim 2008 Salı

KİM BU KADIN

Bir gece uyandığımda yanımda yatan bedene baktım.
Uykusunun derin bir noktasında kimbilir neler görerek rüyasında gülümsüyordu.
Sekiz ay öncesine kadar tanımadığım,hatta hiç görmediğim bu kadın kimdi?

Şimdi evimin bu en mahrem köşesinde bütün sıcaklığıyla benim yanımda ne arıyordu?
Bu soruları kendime ve yanımdaki bu kadına yabancılaşmamın tezahürü olarak görenler olabilir.Ama ben buyum işte,bazen cevabını bildiğim veya bildiğimi sandığım soruları sormayı çok severim.Bir anda soyutlanıp gerçeklikten,üçüncü bir kişinin gözleriyle görür hayatımı ve acımadan sorgularım.
Sekiz ay önce bir öğleden sonra,güneş günlük mesaisini bitirmiş gecenin koynundaki evine doğru yavaş yavaş yürürken tanımıştım onu.
Kibar merhaba,sıcacık bir gülümseme ve başdöndüren bir rüzgar ile tanıttı kendini bana.
Başdöndüren bir rüzgar...
Heyecan,mutluluk hali,sakarlık ne varsa işte normalde üzerimde olmayan,hepsi birden bu rüzgarla beraber serpildi bedenimin dört köşesine.
Bir insanla konuşurken dizleri titrermi bir insanın?Benim titredi.
Kalbiniz yerine sığmaz bir halde zıplarmı olduğu yerde?Benim zıpladı..
Hem gözlerine bakacak kadar yakınında olup hem gözlerine bakamamak,söyleyecek çok şeyi olup üçbeş kırık cümleden ötesine gücü yetmemek ve daha bir çok şey...
Sekiz ay önce bir öğleden sonranın akşama yakın saatleriydi,onu evine bıraktım.Gülümsedi,kapı kapandı..

Uykum yoktu düşünmeye devam edecektim.Sessizliğimi koruyarak ve hareketlerimi hassasbir iş yapıyormuşçasına kısıtlayarak yataktan çıktım.Evet hassas bir iş yapıyordum.Yatağım üzerinde dünyanın en kıymetli varlığı istirahat ediyordu.Onu rahatsız etmek en son istediğim şeydi.Mutfağa gittim,su kaynatmalı bir kahve içmeliydim.Şunun şurasında güneşin kente günaydın demesine bir saat kadar kalmıştı.
'Düşünmek için günün en güzel saatleri sabahın erken saatleridir,o yüzden gece uykunu eksiltmektense sabah erken kalkıp çalışmayı tercih etmelisin' demişti babam.Ortaokulun mini mini günleri geride kalmıştı.O günlerin heyecanları tutkuları hedefleri çok başka idi.Şimdi o günlerden bana sadece nasihatler kalmıştı.Bazısını hayat boyu baştacı ettiğim,bazısını görmezden geldiğim nasihatler.O nasihatleri dinleseydim.Çoktan evlenmiş,çoluk çocuğa karışmış masa başında göbek büyüten bir adam oluverirdim.Belkide mühendis olurdum,bir inşaat mühendisi;şantiye şantiye dolaşan.Kimbilir disiplinimi borçlu olduğum okulum beni subay olma yoluna iterdi,gecesi gündüzü heyecan ve şevkle dolu bir çalışma adamı olabilirdim.Olmadım.
Yükseköğrenimimi bitirdiğim gün bütün arkadaşlarım sevinçle gelecek güzel günlerin rüyasını gündüz vakti görmeye çalışırken,ben ne yaptım;gittim denizkıyısında bir sigara yaktım.Düşünmeye başladım.
Ne olacaktı böyle?
Büyümüşmüydüm?O eskiden 'abiler amcalar' olarak görüp bir gün onlar gibi olmak umuduyla hergün heveslendiğimiz o 'abiler amcalar' grubunamı dahil oluyordum?
Büyümek güzeldi güzel olmasına ama birşeyleri öldürüyordu insanda...Ben büyümek istemiyordum.hayallerim ölmemeliydi.Arabamın modelini yenilemekten başka tutkularım olmalıydı.Statü sahibi saygın insanlar arasında sivrilebilmek için türlü entrika türlü canbazlık benim işim olmamalıydı.Hokkabaz olmalıydım ama canbaz asla.Ve o gün bir yol çizdim kendime.Gün geldi kötüydü herşey,gün geldi benden büyük yoktu en küçük halimle.Bir yol tutturmuş gidiyordum işte.Düzensiz gibi görünsede kendine göre bir düzeni olan bir hayatın içinde. Çalışıyor,kazanıyor gönlümce yaşıyordum.Kurallarını kendim koyduğum bir hayatı yaşıyordum.Özgürdüm...

İşte o gün öğleden sonra gördüğüm o kadın,şimdi beş on adım mesafemde bir yatağın üzerinde uyuyan o kadın tüm bu hayatı eline geçirmişti.Onun varlığıyla siyah beyaz bir tv gibi donuk hayatım renkli tv gibi farklı olmuştu.
(ne demek istediğimi seksenli yıllarda çocuk olanlar iyi anlamışlardır.)
Bir fark yaratmıştı hayatımda.
Sabahları ondan önce kalkıyor o uyandığında çay demleniyor oluyordu. Gazete bayiine gidiyor sevdiği gazeteleri alıyor,evi taze ekmek kokusu dolsdursun diye fırına kadar yürüyordum.Ve bütün bunlara mecbur olmamama rağmen yapıyordum.Yapmak içinde müthiş bir arzu duyuyordum.Kimdi bu kadın? tüm hayatımı ele geçiren beni adeta gönüllü kölesi yapan bu kadın kimdi?İsmen cismen biliyordum ama kim olduğunu söyleyemiyordum.
Kimdi bu kadın?

18 Ekim 2008 Cumartesi

Bazen kaybolmak isteriz,tanınmadan ve kimseyi tanımadan..
Adını duyduğunuz ama hiç gitmediğiniz kentleri keşfetmek arzusu dolar içinize.
İş güç gönül sıkıntılarını bırakıp aslında yaşadığınız kentte.
Hiç yaşamadığınız bir kentin sokaklarında herşeyden uzak,kaybolmak...
Belki keşfetmek duygusuydu,belkide iyice bunaldığım bir anı dondurup rahat bir nefes alabilmek ihtiyacıydı beni yollara atan.
Bütün kentin üstüme üstüme geldiği bir haftasonu ben başka bir kentin üstüne üstüne gittim.Adını duyduğum,tarihi bir kentin sokkalarına atacaktım kendimi.
Tarihin sayflarını aralar gibi bende sokaklarında izler arayacaktım.
Güneşli bir cumartesi günü çıktım yola.
Edirne'ye gidiyordum.
İmparatorluğun başkentlerinden birisiydi.
Muhteşem yapı Selimiye camiini görmek ve milli sporumuz güreşin bir nevi tacı kırkpınar meydanını keşfetmekti amacım.Modern hayatın nimeterinden otoban sayesinde tahmin ettiğimden kısa bir sürede ulaştım menzile.Biryerlerde okumuştum,Edirne'ye vardığını uzaktan gülümseyen Selimiye camiinden anlarsın diye...Hiçte öyle olmadı.İlk gördüğüm bina kocaman,kırmızı bir hastane binasıydı.Trakya üniversitesi tıp fakültesi hastanesi olduğunu öğrendiğim bina bir kentin girişi için çok anlamsızdı.Tarihe meydan okuyan Selimiye camiisi uzaklardan gülümserken,kırmızı bir damla gibi yol kenarında duran bina.Hastaneler kırmızı olmamalı.
Tarihe ait pek az iz buldum Edirnede.Selimiye camisi,birkaç köprü,osmanlı rus savaşında mahzenindeki cephaneler düşman eline geçmesin diye kendi ellerimizle havaya uçurduğumuz Edirne sarayı kalıntıları ve ıssız gözden uzak heykellerle süslü kırkpınar meydanı.Oraya kırkpınar meydanı denmiyormuş bunu öğrendim.Edirne'de kime sarayiçi deseniz burayı anlarmış.Herhalde az evvel bahsettiğim saraya ait bir yerdi burası.güreş alanının yanında kanuninin meşhur kanunlarını kaleme aldığı bir kule bugünde mevcut görebilirsiniz.
Ve elbette tarihin acı sayfalarını gözlerimizin önüne getiren şehitlikler.İmparatorluğun balkanlardan uzak düşüşünü hatırlatan birer abide gibi,herbiri kahramanca ve tüm varlığını vatan uğruna feda ederek toprağa düşen askerlerin hatırası.Gönülden okuduğum bir fatiha ile selamladım kahramanları...

Hem tarihe uzak düştüğünü farkettiğiniz,hemde her aıdmda tarihi koklayabildiğiniz ilginç bir kent,Edirne.DÜmdüz bir ovada kurulu olan kentin en yüksek tepesi buçuktepe ismiyle anılıyor.bu tepenin ziresinde kent mezarlığı ve şükrüpaşa anıtı yeralmakta.Tv vericileri içerisinde ilginç görünüyor bu mezarlık ve kentin en yüksek noktasında olmasıda ilginç.
İşe bunlar gördüklerimizden bir kesitti.Edirneye gittiğiniz zaman mutlaka tatmanız gereken lezzetlerden bahsedelim birazda...Öncelikle tava ciğerden bahsetmek gerekli.Tava ciğer karaciğerin özle bir usulle şeritler halinde kesilmesi,una bulanarak çok kızgın yağda kızartılmasıyla servise hazır hale geliyor.Bana nedense döner dilimlerini hatırlattı.yanında soğan,acı sos ve kurutulmuş biberin kzıartılamısyla hazırlanan kuru biber sunuyorlar.Bu kuru biberi tüketirken oldukça dikkatli olun.İştahı acıyor ve adeta cips yer gibi yiyesiniz geliyor.Ben on tane kadar yemişim,günün kalan kısmı elimde litrelik su şişesiyle dolaştım.Oldukça lezzetli ve susatan bir lezzet.Ben ciğer sevmem diyorsanız gidin bir deneyin derim.Yine aynı şekilde helva tüketiminin yüksek olduğu bir kent Edirneyerel markaları rahatlıkal tercih edebilirsiniz,size özel ürünlerininde sunacaklardır.Peynir konusunda eski ününü kaybetmiş gibi olsada Edirnede peynir adına yerel markalar tercih edilebilir.İki tane tarihi çarşısı var Edirne'nin.Tarihi arasta çarşısı ve alipaşa çarşısı.Arasta çarşısında Edirneye özgü otantik ürünler bulabilirsiniz.Ali paşa çarşısında ise 3 dükkan gördüm otantik ürün satan.
Bütün bunları tam birgün içerisinde keşfettim.hiç değilse birgün hayatın rutin koşturmasından uzakta bir yerli turist hafifliğinde yaşamış dönüşe hazırlanıyordum.MEşhur Eski camii ile selimiye camii arasında kalan bir cafede bazı dostlarımla buluştum.Onlarla sohbet ettim.Gece Bu sınırkentinin üzerine düşerken.Işıklandırılan camiler tüm ihtişamı ile bana 'unutma bizi yine gel emi 'diyorlardı.İşte geçen yazıda bahsettiğim meşhur Edirne yazısı bu.Birgün yine gideceğim,yine aynı heyecanla dolaşırmıyım o sokaklarda bilmiyorum ama bu defa daha ayrıntılı bir şekilde keşfedeceim bu kenti.

15 Ekim 2008 Çarşamba

Bunaldım.
Sürekli içimi sıkan ruhumu avcunda sıkıp hırpalayan bir duygu var.
Adını koyamadığım ama varlığını her an hissettiğim bir değişik duygu.
Daha evvelde bunu hissetmiştim.
Yaklaşık bir yıldır sıradan insanların iş dedikleri olgu hayatımda yok.
Gece istediğim saatte uyuyor istediğim saatte uyanıyorum.
Hayatımın belkide en düşük tempolu günleri içinde ben bazen özlüyorum,
bazen kendimden bile sıkılıyorum.
Neskafe bardakları birer ikişer birikirken masamda
yazının o büyük sığınağında rahatlıyorum.
Biliyorum kimseler okumayacak,hissediyorum çokta önemsenmeyecek
ama sizinde bilmediğiniz şeyler var.
Ben yazmanın o kusursuz tatminini yaşıyorum
ve inanın her yazdığımıda paylaşmıyorum sizinle
bazen eski yazılarımdan birisini copy paste ediveriyorum.
Ben bunu sadece benim için yazıyorum.
Bir gizli ayin gibi...

12 Ekim 2008 Pazar

Hani bazı insanlar vardır,mesleklerinde zirveyi yakalamış...
İşte dün onlardan birisini ziyaret ettim.
Uzun zamandır görmediğim bir dostun sayesinde bir acı kahve tadıyla harmanladık sohbetimizi.
İhmal ettiklerimiz,unuttuklarımız,aslında unutmayıpta ertelediklerimiz vardır ya bir selamla isimleri aklınızda şimşek gibi çakar.
İşte öyle bir dost...
Klasik Türk müziğinin büyük virtüözlerinden birisi,bir bestekar...
Kelimelerle gayet nazik oynayan ama notalarla tüm sözleri bir anda kesiveren büyük bir üstad...
Ben ne kadar vefasızmışım,onu tekrar görünce anladım.Geçmişimin her saniyesini bile hatırladığımı zannederek kendi kendime övünen ben ne kadar büyük bir vefasızmışım.
Ne kadar sitem etseniz az ztadım diyerek sanatkar ellerinden öptüm.Tamburun tellerini dile getiren eller saçlarımı okşadı;Ne kelime evladım estağfurullah dedi.Ben üstadın bu sözleriyle vefasızlığın mahcubiyetini bir parça üzerimden atarak halini hatırını sordum.
İhtiyarlığın olağan şikayetleri dışında iyi olduğunu duyarak teselli oldum.
Bir zamanların anılarını hapsettiği fotoğraflar masasında dağınık ve tamburu bir arkadaşı gibi yine yanında neşe ile gülümsüyordu.
Üstadla geçirilen birkaç saat ve bu arada duyduğum eşsiz meldoilerin sarhoşluğu
içerisinde evinden çıktım.
Sokakta yürüken farkettimki sarhoştum.Ustaca icra edilen müzik ve notaların melankolisi içerisinde ellerim cebimde yürüyordum.Bir devrin önemli virtüözü benim
için, kendisini ziyaretime karşılık olmak üzere bir müzik ziyafeti kram etmişti.bu ne büyük
onurdu.Vefasızlığıma kızıp keşke bu kadar ihmal etmeseydim bu ziyareti dedim.Evet dostlar çağ değişiyor.Müzik değişiyor,çeşitleniyor.Elektronik müzik rengi içerisinde
basit nakarat tekrarlarıyla oluşturulan hangi eser bize eskinin bu yüce tadlarını verebilir.
bugün ismi 'sanatçı' olarak anılan kişilerden kaç tanesi elli sene sonra ayn ı saygınlık
içerisinde vakur müziğe devam edebilecek?Sadece müzik mi? gittikçe dijitalleşen dünyada eskinin bu belki unutulmaya yüz tutan ama zevk ve ustalığın kolkola dolaştığı nice eserleri gözümüzün önünde erirken insanlığımızdan ne kadar bahsedebiliriz.Bütün bu düşünceler içerisinde yürürken yaşadığım hissi tanımlamaya çalışıyordum.Bu düşünce bana bir başka ziyaretimi hatırlattı.Birkaç yıl önce Evliya Çelebinin 'maneviyatlı bir şehir' olarak zikrettiği Bursa'ya bir ziyarette bulunmuştum.bu birbirinden güzel tarihi eserlerle taçlanmış kenti yeninin işgali altında nefessiz gördüğümü hatırlarım.Halbuki ben çok başka bir Bursa hayal etmiştim.Çok katlı binalarıyla övünen insanların yerine yeşil bursanın suyu kadar mütevazi insanlarını aradı gözlerim.İstanbul,Ankara,İzmir gibi büyük kentlerde birebir örneklerini görebileceğimiz süpermarketler ve Uludağa kafa tutan bir küstahlıkla başlarını kaldıran çok katlı binalar yoktu hayalimde.Eskinin ahşap evleri,şırıl şırıl çeşmeler,meyve kokularıyla dolu bir ova ve tarihin olanca ağırlığı merhaba demeliydi bana ama demedi...Tophane olarak anılan suriçi bölgesi bir parça gönlümü ferahlattı.
Çınar arıyordum,imparatorluğun doğduğu kentte imparatorluğun sembolü Çınar ağaçlarını görmeliydim. İhtiyar bir Çınar ağacı gölgesinde ettiğim sabah kahvaltısı gönlümü tatmin etmiyordu.Tarihi olmasına tarihiydi,yüceliğinede laf yok.
Ama ben doğan her çocuk için bir ağaç diken insanların kentinde daha sokak arası bir ağaç görmeliydim.Birgün kayboldum sokaklarında tarihi liseler ve eski evlerle dolu bir sokakta bir eski zaman fırınından tadı bugün bile damağımda olan üzümlü kurupastalar aldım.Dik bir yokuşun sonunda kentin dağla buluştuğu noktada bir cami yanı kıraathanesinde namaz vakti bekleyen ihtiyar insanlarla paylaştım.Sohbet ettim,eskiyi dinledim.
Meşhur bursa suyu pınarbaşı suyunu içmek istediğimi söyledim.Bir çoğu bu sudan habersizdi. Bana bir yol tarif ettiler.Yürüdüm,sokaklar geçtim.Tarif beni sonunda bir büyük mezarlık içine getirdi.Biraz ilerisinde Pınarbaşı parkı olarak anılan bir yere vardım.Büyük ağaçlar vardı,altında bir çaybahçesi.Burada oturdum,çay içtim.pınarbaşı şehitliğinin hemen altına rastgelen bu yer bana bir parça huzur verdi. Hızla betonlaşan bu kentte yaşadığım hayakırıklığını bir nebzede olsa üzerimden atmıştım.Yinede o suyu bulamadım ve içemedim.O gün peşpeşe içtiğim demli çayların ardından 'kendine yabancılaşan bir kent ve kentine yabancılaşan insanları' arkamda bırakarak düşüncelere dalmış bir şekilde evime dönmüştüm.Şimdi büyük virtüözün evinden çıkarken duyduğum his o gün yaşadığım hisle aynıydı.
O gün Bursayı ve insanları acımasızca yargılayan ben bilmeden kendimi yargılıyormuşum meğer...

P.S.
Blogumu edirneden takip eden dostlar,birbaşka yazımda sizden bahsedeceğim:)Selam olsun hepinize

9 Ekim 2008 Perşembe

Dün dünde kaldı cancağızım

Dün dünde kaldı cancağızım,şimdi yeni bir şeyler söylemek lazım...
Böyle demiş Mevlana,büyük gönül adamıve sevgi insanı.
Acaba biz ne kadar bu sözün ayırdındayız.
Dünün parlak başarılarıyla övünürken yarına ve
bugüne ne kadarda haksızlık ettiğimizi biliyormuyuz?
Ya da ayırdındayızdır da bugün ve yarından umutsuzuzdur,o sebeb sığınıyoruzdur;
dünün parlak başarılarının hatıralarına.
İlk aşkımı hatırlarım;baharın ilk günleriydi.
Pırıl pırıl bir güneş gülümserken şirin bir kentin caddelerine biz izin günlerimizde çarşıya
çıkar dolaşırdık.Üçlü beşli arkadaş grupları halinde neşe içimizi doldurmuş;özgür olmanın ve büyük adam gibi hissetmenin coşkusunu tadardık.
Cafelerde içilen kahveler ve bugün olmamış olmasını ne kadar istesemde kaçak yakılan sigaralar bizi olduğumuzdan büyük olmanın hissini yaşarken mutlu ederdi.
Ve kızlar ne kadar güzel gülümserlerdi,makyajla kirlenmemiş yada az kirlenmiş duru güzellikleriyle gözleri ne kadar güzeldi.İlk aşkımın heyecanı kalbime düştüğünde o ana dek duymadığım bir sevinç kalbimi doldurmuş,o muhteşem güzelliğin bütük ayrıntılarını
bilmek arzusuyla dolmuştum.ismi ve kendisiyle yaptığım bir saatlik sohbetten başka hiçbir fikrim yokken hakkında,sıcacık bakan gözleri ve tatlı sesiyle aklımdaydı.Halbuki biz ne aşktan bahsetmiştik nede başka birşeyden.
Ben ona hiçbir zaman bu ilgimi söylemedim,söyleyemedim.Sanki hayatımdaki herşey dört dörtlükmüş gibi onu ve aşkı dört dörtlük bir zamanlama ile kucaklamalıydım.
Zaman denilen sert sesli ve disiplinli öğretmen dersini verdi ve anladımki yaşana andan kıymetli olan hiçbirşey yoktur.Ne dün nede yarın yaşanan an kadar güzel değildir.Bense bu dersi bilmemenin çaresizliği ile belkide çok büyük bir aşkı ıskaladım.
Dün dünde kaldı cancağızım,şimdi yeni birşeyler söylemek lazım dediğinizi duyuyorum...

8 Ekim 2008 Çarşamba

Dur dedim

Gecenin resmini çizdi bana telefon ahizesinin öbür ucundan.Sesi Attila ilhan şiirlerindeki kadınların sesi gibiydi.Hüzünlü,ağlamaklı çoğu zaman ve yalnız...
Dur dedim kapama telefonu,konuşalım biraz daha.
Öyle çok özlemişim ki gecenin en karanlık saatinde bir dost sesi duymayı.
Durmadı ve kapadı.Konuşacak gücü kalmamıştı besbelli.

Kentin üzerinde bembeyaz bir ay parıldıyordu.bir bardak demli çayın burukluğuna gömüp tüm düşüncelerimi tebessüm ettim.Bu dedim ilk defa olmuyorki,ne zaman birşeyler firar etse hayatından beni arar,bulur ve konuşur.Bu yıllardan beri böyle.Birilerine anlatmak ihtiyacı vardır insanların.başarılarını-başarısızlıklarını,umutlarını-umutsuzluklarını.Bazen onay almak arzusu bazen sadece anlatmış olmanın hafifliğini hissetmek için.Onu tanıdığım geceyi hatırladım.Hiç yüzünü görmediğim,kim olduğunu nasıl yaşadığını bilmediğim tüm diğerleri gibi oda benim bir dinleyicimdi.Ben her zmanki gibi stüdyoda koltuğuma yaslanmış,tümk stüdyoyu dolduran neskafe kokusunun o heyecan veren kokusunu hissede hissede bir şiir okuyordum.Şiiri bitirdim ve sıradaki şarkıyı yayına verdim.Telefonun ışığı yandı,bir dinleyici dedim.Karşımdaki ses ağlıyordu.Hani bazengüneşli bir yaz günü,akşamüstüne doğru bir yağmur başlar ya işte aynı öyle.Bir derdi vardı ve bunu radyodaki sese anlatarak rahatlamka istiyordu.Anlattı şarkı bitti,bir başka şarkıyı sürdüm yayına sonra bir başkası.sonunda sustu teşekkür ederim dedi ve kapadı.Bir sonraki şarkı bu ismini bile bilmediğim kadına armağan oldu.Bu böyle tam 5 sene sürdü.Artık ismini biliyordum ama daha ötesini sormayı hiç istemiyordum.Radyodaki ses sadece ses olmalıydı.Bu kadın daha fazlasını istiyor bunun için çabalıyordu.Radyodaki sesi telefondaki kulağa çevirmek! İşte belki farkında olmadan hizmet ettiği amaç buydu.dinlemek zevkliydi.O anlatıyor ben dinliyordum.Artık o kadar rutinleşmiştiki konusması kendiliğinden oluşan kurallarımız vardı.Örneğin ben anonstayken telefonun öbür ucunda sessizce bekliyor ben ahizeyei elime alöınca devam ediyordu.Programlarım dışında beni armaıyordu.Açıkçası ona kişisel telefonumu vermeyi uygun bulmuyordum.Radyodaki ses ve telefon ahizesindeki ses sadece bu kadarı yeterliydi.Bazen kötü giden derslerinden şikayet ediyor,bazen erkek arkadaşının dedikodusunu yapıyordu bana.Bir gece grip olduğunu ne yapması gerektiğini sordu.Bir başka gece Fenerbahçenin galibiyetini kutladı telefonda.Israrla arıyordu.Artık ben onun dinleyen kulağıydım.Ve birgün radyoculuğa veda zamanım geldi.Bitiyordu işte.amatör bir heyecanla dediğim ilk merhaba,yaptığım programlar.Sevenlerim sevdiklerim.Hepsi geride kalıyordu.Radyodaki ses susuyordu işte.Ya ahizedeki kulak?son anonsumdan sonra çalan telefondaki ses yine O. ve dediki,size telefonumu vermek istiyorum.bunca zaman beni şikayetsiz dinlediniz.Eğer birgün anlatmak istediğiniz birşeyler olursa arayın lütfen dedi ve numarasını verdi.O nu bir defa aradım.Can sıkıntısı ve birileriyle konuşma ihtiyacının oltasına düştüğüm bir gece tuşladım numarayı ve anlattım.Arada o da konuşuyordu ama daha çok dinledi o gece.Bir daha hiç konuşmadık.Taki gecenin resmini çizdiği o konuşmaya dek.Dur dedim kapama telefonu...Ona son sözlerim bu oldu.Durmasını istiyordum söyleyeceğim bir çift söz vardı ona.Yarına dair umuda dair ve yarına dair.
Sevmediği bir adamla evlendirliyordu,sevdiği adam ise bu duruma kayıtsızdı.Umudu yoktu,enerjisi tükenmişti.Ama bir çözüm mutlaka vardı bence.Bir adam ne kadar iyi olursa olsun,ne kadar müreffeh bir hayatın içinde yüzüyor olursa olsun ve bir kadını ne kadar severse sevsin,kadın onu sevmiyorsa tüm çabaları boşunadır bana göre.işte bu sebeb bunu bir şekilde evleneceği adam anlatmalıydı ve vazgeçmesini sağlamalıydı.Bir hayat daha cehenneme dönüyordu,bir kadın kendisini çok seven ama hiç sevmediği bir adamın oluyordu.Dur dedim ve kapadı telefonu.Kapamasaydı her iki adamdanda bir şekilde kurtulmasını salık verecektim ona.Sevmediği adamdan ve çok sevdiği ama onun için savaşmayan biradamdan.
Her ikiside haketmiyordu onu.
Ailesi uygun görmüştü.Kızlarının geleceği garanti altında olacaktı.Sevdiği adam vazgeçmişti sebebini bilmiyorum.Kadının kalbi ise iki defa kanamıştı.Dur dedim ama durmayacağını biliyordum.Önümüz hafta evleniyormuş.Davetliyim.Ama gitmeyeceğim.Mutsuz bir kadın hele bir gelin görmeye tahammül etmek güç bir iş.Gel diyecek yine biliyorum ama gitmeyeceğim.Kimbilir belki yorgunumdur bu maceradan....+